“A go board is a mirror

 in which you can see

how your mind is working”

Scott Smith [1]

ZEN VE YAŞAM

 

                Go, bilinen en eski oyunlardan biridir. Kökenleri 4000 yıl öncesine, antik çağ’a dayanır. Oyun ilk olarak Çin’de ortaya çıkmıştır. Daha sonra onikinci asırdan başlayarak Japonya’da oynanılmaya başlanmıştır.

Go oyununun ilkeleri çok basittir. Bununla birlikte yapılabilecek hamlelere ilişkin varyasyonlar ve oyun staratejileri, bu basitlikle bir karşıtlık oluşturacak kadar karmaşık ve sayıca çoktur. Gerçekte go’nun amacının tahta üzerinde olabildiğince çok alan ele geçirmeye çalışmak olduğu ve tahtadaki konumun bir daha yenilenmemesi gerektiği ilkesi göz önünde tutularak ve belki bir de oyunun tahtayı savaş alanı olarak kullanan bir savaş olduğu düşünülerek, oyuna ilişkin ilkeler oyuncu tarafından bulunulabilir. Gerçi oyunun kuralları yüzyıllardır bu oyunu bilen birisi tarafından öğretile gelmiştir. Ama, Zen’in gerektirdiği gözlemcilik ve irdeleme yeteneklerine sahip birisi için yalnızca bunları bilmek yeterlidir. Bu durumda kişi aynı bir koan[2] ‘ın yanıtını arayıp bulur gibi, ilkeleri kendisi belirleyebilir.

Tahtadaki bir konumun yinelenmemesi kuralı, Zen’in varoluşa ilişkin kuramının belirgin bir uzantısıdır. Geleneksel Zen Budacı görüşü, evrenin sürekli bir değişim içerisinde olduğu biçimindedir. Evrendeki hiç birşey var değildir, olmaktadır. Gerçekçiliğin doğası ilerleme, sürekli değişen bir akıştır. Hiç birşey mutlak değildir; her zaman değişmektedir. Gerçekten var olan şey, nesnelerin kendileri ya da ilişkili oldukları şeyler değil, yalnızca ilişkidir. İşte bunun için yaşamda karşılaştığımız oluşlar birbirleriyle ne kadar aynı görünseler bile, aynen yinelendikleri söylenilemez. Çünkü, akış içerisinde aldıkları yer farklıdır. Bununla belirtilmek istenen şey zamanın akışı, ya da zaman faktörünün değişim göstermiş olması da değildir. Bu oluşların birbirlerinden farklı olmalarına yol açan şey, mekan (yer), konum v.b. faktörlerin tümünden de bağımsızdır (Hint filazof Veda’dan). İşte bu görüş nedeni ile (bu görüş Taoculukta da aynen vardır) yaşamda olduğu gibi, go oyununda da, tahtadaki bir konumun aynen yenilenmesine izin verilmez. Oyundaki ko durumuna ilişkin kural/ilke de bu prensiptan üretilmiştir. Böylelikle ‘akış’ ın varlığına ters düşen bir duruma izin verilmemiş olur (ko durumunda anlatılan akışı korumak amacı ile karşı tarafın ko’yu bitirmesi için bir hamle fırsat tanılır. Ve rakip ko’ya oynadığında hemen ardından sen ko’ya oynayamassın, yasaktır. Tahtanın başka yerine hamle yaparsın ve tekrar ko’ya döndüğünde tahta üzerindeki durum değişmiş olur.)

Go’yu birçok oyundan ayıran bir başka özellikse oyunun, başlangıcında tahtanın tümüyle boş olmasıdır. Gerçi bu özelliğin başlangıçta boş olan savaş alanını, savaşın başlamasıyla birlikte iki taraf ordularının doldurmasına benzetilerek yaratıldığı ilk bakışta akla gelmektedir ama oyuna boş bir tahtayla başlanmasının altında yatan asıl düşünüş, uzakdoğunun ‘boşluk’a ve ‘boş’ olana verdiği değerdir.

Oyuna boş tahtayla başlanmasının bir nedeni de Japonca’da  bir kavramla anlatılır. İngilizce’ye genellikle ‘Beginner’s Mind’ (başlayıcının zihni) olarak çevrilen bu kavram, türkçeye yazınsal olarak ‘ilk zihin’ olarak çevrilebilir.

Japonya’da herhangi bir sanatın öğrenilmesinde ilk zihin’e büyük önem verilir. Öğrenci, daha önceki bilgileri ya da öğrendikleri nedeniyle, zihni bağlı kaldığı ve öğrenmesini, sanatta ilerlemesini engelleyen bir durumla karşılaştığında uyarılır; ‘ilk zihne dönün!’. Zen’in Shörinji okulu, izdeşlerine ‘bir bebek gibi sade ve saf’ öğrenmelerinin gerektiğini söyler. (how a baby learn)

Shunryo Suziki ‘In the beginner’s mind there are very possibilities. In the expert’s mind, there are very few’ demiştir. Burada tabii ki zihnini kalıplardan ve ikilemlerin verdiği ayak bağlarından kurtarmış bir expert’ten söz edilmemektedir. Aynı bu tümcede olduğu gibi, go oyununun başlangıcında da tahtanın ‘boş’ olmasıyla, oyunculara  bir çok hamle olasılığı tanınmıştır (sadece, eskilerde handicaplı oyunlar hariç hoşhi’lere oynamak yasakmış).

Go’da ustalaşmış ve oyunun felsefi yanını özümsemiş, Zen’i yaşamlarına sindirmiş kimseler, yaşamı go’nun basitleştirilmiş bir modeli olduğunu düşünürler (Sibumi adlı kitap ne kadar bir romansa da bu romana bakılabilir). Bu batı düşüncesinde alışılagelmiş olanın tersine bir ifadedir. Halbuki go tek başına, yaşamın ve varoluşun tüm ilkelerini açıklamakta yeterlidir. Yaşamda karşımıza çıkan olgu ve oluşları sınıflandırırsak, go tahtasında ortaya çıkan basit ilkelerin dışında kalan bir taraf bulamayız. Go tahtasını evren olarak aldığımızda, oyuna neden boş tahtayla başlanıldığını anlamak için bir fırsat daha çıkıyor önümüze. Hemen tüm mitolojik inanışlarda olduğu gibi Taoculuk ve Budacılık’ta da, evrende hiç bir şey yokken, yalnızca bir boşluğun olduğuna inanılır. Bu boşluk, gerçekte yaratıcı bir boşluktur. Ve var olan herşey işte bu boşluktan türemiştir. Sengai ‘Evren’ adlı yapıtında bu olguya yer vermiş, tüm evreni bir daire, bir üçgen ve bir kareyle betimlemiş - sembolize etmiştir.

Arkadaşımın yazısı burada bitiyor. Ben kendisi yurt dışında olduğundan bazı yerleri kendine soramadan değiştirdim. Bir hata varsa benden kaynaklanıyordur.

Ko hakkında bir not da var bu yazıda; Ko ‘kalpa’ kelimesinden gelmektedir. Kalpa ise bir ansiklopedide şöyle açıklanmakta; ‘ çok uzun bir zaman döngüsü, Brahmä ya da 1.000 yugas, dört bin üç yüz yirmi milyon insan hayati süresi, dünyanın ömrü‘. Yani sonsuz değil çok büyük. Biz bir batılı olarak sonsuz döngü deriz. Ama, insan yapısı her şeyin bir sınırı vardır!

Bu yazıyı ortak dostumuz Scott’ ın bir sözü ile bitireyim:

‘A go board is a mirror in which you can see how your mind is working.’ (Go tahtası kafanızın nasıl çalıştığını gösteren bir aynadır.)

 

(Mehmet Dardeniz Eylül 1996 [3])

 


 

[1] Yazar, Alpar Kılınç ve benim go hocamız, dostumuz...

[2] Zen hocalarının öğrencilerine sordukları hileli bir soru, bulmaca.

[3] Yazıyı düzenleyen. Not: son paragrafları yazıya eklenmiş notlardan derledim ve çevirdim.

 

Geri - Ana Sayfa  Nisan 2003

 

Hosting by WebRing.